
“23 Nisan’da Kutlu olsun” şarkısını söylüyor Zuzu…
Not: Aslında bir video yolladı Figen ama ekleyemedim WordPress izin vermedi :(

“23 Nisan’da Kutlu olsun” şarkısını söylüyor Zuzu…
Not: Aslında bir video yolladı Figen ama ekleyemedim WordPress izin vermedi :(
1 kategorisinde yayınlandı | » yorum bırak;

Dünya tatlısı Zuzu’mun (Figen’imin Kuzey’i) gönlünden ne geçerse onu göreceksiniz yarın, bakalım neler diyecek :)

yoğun günler devam ediyor. cezası çok şey için az zaman. sonuçlardan biri; milim milim kitap okuyabilmek.
aksi gibi okumam gereken (neye göre gerek diyeceksiniz birazdan kısaca anlatacağım) fazlaca kaynak niteliğinde kitap var başucumda. yetişemeyeceğim kaygısıyla aynı anda bir kaç kitap birden okumaya çalışıyorum ama genede işe yaramıyor, yetişemiyorum.
başucumda 4 kitap var şu anda;
- Çocuk Eğitimi(Maria Montessori)
- Psikanaliz açısından çocuk eğitimi (Louis Corman)
- Bebeklerde Ve Çocuklarda Sağlıklı Ruhsal Gelişim (Stanley Greenspan)
- Kurtlarla Koşan Kadınlar (Clarissa P. Estés)
hepsi de birbirinden değerli…
Okudukça aldığım notları paylaşmak gibi bir niyetim var naçizane, fırsat yaratabildikçe;
İlk önce “Çocuk Eğitimi”nden bir kaç parça (elimde olsa bölüm bölüm tarayıp resim olarak eklemek niyetindeyim ama şimdilik böyle idare edeceğiz);
“Yetişkin, çocuğun yerine hareket ederek kendini onun yerine koymuş olur. Bununla da kalmaz, kimi zaman da, daha ince bir oyuna başvurarak çocuğa kendi istemini zorlar., yani çocuğun istemi yerine kendi istemini dayatmaya kalkar. İşte o zaman harekette bulunan çocuk değil, onun aracılığı ile kendi başına buyruk iş gören yetişkindir…
…Okullarımızda gördük ki çocuğa bir şey fazla çoşkunlukla ya da abartılmış hareketlerle şöyle yapılacak, böyle yapılacak diye gösterildiğinde, yavrunun kendi başına düşünme ve yargıya varma yeteneği bastırılıyor. Kendinden güçlü olan bir başka ego, yani benlik tarafından çocuğa buyrulan hareket, onun benliğinden aykırı, bunun içinde benliğine ters düşüyor. bu yaban benlik çocuğu kendi eylem gücünden yoksun kılıyor…
…buna benzer bir olay da yedi yaşlarında bir çocuğun başından geçti. Otururken ileride dikkatini çeken bir şey oldu mu, yerinden kalkıp ona doğru gitmeye davranacağı sırada, sanki kendini tutan bir şey varmış gibi, birden duraklıyor ve yerine çöküveriyordu. Onu böyle köstekleyen efendi kimdi acaba? Ne kendi, ne anası babası biliyordu bunu. Bu tutukluğun nedenini kendi bile unutmuştu ama acısını ömür boyu çekecekti…
Aklın yönetiminde hareket etme yeteneği, dikkatin yoğunlaşmasına olanak sağlar. Zihnin böyle yönelişi ve tek bir nesne üzerinde toplanıp eyleme geçişi, kökeni çocok ruhunun derinliklerinde yatan bir olgudur. Zaten ölçülü, biçili düşünceli hareket etme yeteneği hepimiz için normal ve sağlıklı olandır. Bu, kendini düzenli hareketlerde ortaya koyan bir iç disiplin belirtisidir. Bu iç disiplin olmadıkça, kişinin hareketleri denetimden çıkar, bir başkasının yönetimi altına girer, dümeni kopmuş bir tekne gibi de sonunda kayalara çarpıp batar.
Çünkü bir başkasının istemi disiplinli eylem yaratmaya elverişli değildir. Böyle bir dış etki, disiplinli eylem için gerekli ögütlenmeyi yerine getirmeyi engeller. Bu gibi durumlarda, bireyin kişiliği bölünmüştür. Böyle bir şey çocukta olduğu zaman doğal çizgideki gelişme olanağı kaybolur. Böyle bir çocuk balonla bir çöle inmiş, derken balonu rüzgara kapılıp uzaklaşınca, ortada kalmış bir adama benzer. Balonunu yitirmiştir, çevresine bakar ve onun yerini tutacak hiç bir şey yoktur. İşte bu hal çocukken yetişkinlerin hışmına uğramış bir insanın halidir. Zihni gelişmemiş, kişiliği kararmış, ifade araçları dağılıp gitmiş ve adete doğal güçler karşısında bir kurban durumuna düşmüştür…”
okuyunca ne hissettiniz bilemiyorum ama bende ki etki zinciri şöyle oldu; çok etkilendim, uzun süre üzerinde düşündüm, hayata ve kendime dair yeni bir içgörü kazandım.
- Eğitim sistemimimizin(sadece bizim değil aslında, bir sürü yerde de öyle olsa gerek ki dünyada işler düzelmek yerine gittikçe sarpa sarıyor) özgür bireyler değilde itaat edecek köleler yetiştirdiğini zaten biliyor ve kabul ediyoruz. Toplumsal düzen de haliyle sistemi destekleyecek şekilde gelişiyor. Ona izin veriliyor sadece. Bunu çekirdekten yapabilmeleri, hem de böyle tereyağından kıl çekercesine, çok şaşırtıcı ve aydınlatıcı oldu benim için.
Çok soru var aklımda, konu hakkında konuşacak çok şey…
Bu sistem içinde işimiz gerçekten çok zor, özgürleşmek, kendini ifade edebilen mutlu insanlar yetiştirebilmek ve olabilmek yolunda…
- mutsuz, kendini gerçekleştirememiş, hayalleri olan ama onların peşinden koşacak gücü bulamayan, motivasyon eksikliği yaşayan insanlar(ben dahil) ordusunun gerisindeki giz perdesi aralandı. Demek gerçek nedenler bildiklerimizden çoook farklıymış. Halbuki biz yeterli kaynağımız, fırsatımız vb. olmadığını falan düşünüyorduk. İç disiplin diye bir şeyden haberdar olsakta pek kulak asmıyorduk kendisine.
Peki bu içgörüyle bu saaten sonra gelişebilmek mümkün mü acaba? Dağılan benliklerimizi toparlayan narsizmin arkasına sığınmış olsakta narsizmimiz bu kadar güçlü mü? izleyip göreceğiz…
Okurken altını çizdiğim fazlaca şey var aslında, ilk fırsatta paylaşmaya devam edeceğim.
Not: Radio Paradise pek bi hoş. Ofis insanlarını şimdi ne dinlesem derdinden kurtarabilir.

aklımda bu güzel şarkı dönüp duruyor… hala hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamaya, hakkım varmış gibi sıkılmaya devam ediyorum.
zaman öldürmek ya da anlamsız meşguliyetler içinde debelenip durmakta bir çeşit intihar değil mi aslında? çok mu kızgınım kendime? çok mu anlamsız üretmek, sürüklenip gitmek daha çok dahil olmak değil mi çarpıklığa?
aklımda bir sürü soru dönüp duruyor. peki mümkün mü bu dehlizlerden çıkabilmek ?
çok eskilerden bir kelime “abraxas”…
bunun anısına Van Akdamar adasındaki kuş gözleminden bir fotoğraf;
bir martı yumurtası, içindeki martı yumurtadan çıkmak üzere harekete geçmiş bile…
hiçlik kategorisinde yayınlandı | » yorum bırak;

bir heves başladığım bu yolculuğa uzun bir ara vermişim, şimdi baktımda nerdeyse iki sene olacak yazmayalı. neden derseniz ;
- evde Uraz’la beraberken yazacak zamanım olmadı,
- işe geri döndükten sonra yoğunluktan fırsat olmadı,
- hepsinden de öte ben kabuğumdan dışarı pek çıkamadım sanırım. paylaşacak çok şey vardı aslında…
neyse, şimdi herşeyi bir kenara bırakıyor ve yazmaya başlıyorum.
bu sefer daha azimliyim.
çünkü;
insan her nekadar yabani de olsa paylaşmalı :)
Minik kuşumuz 05.Ağustos Pazar saat 14.09′dan beri dışarıda…Hikayemizi en kısa zamanda yazacağım ama tahmin
edersiniz ki emme, gaz ve gazın katı halini çıkarma, uyuyor gibi yapıp uyumama, hıçkırma, kusma mesaimiz çok yoğun…
Kısaca şunu söyleyebilirim, herşey yolundaydı ve şimdide keyfimiz çok şükür yerinde. Uraz bize ve dünyaya alışmaya çalışıyor, bizde ona itaat ediyoruz…
Nasıl bir şey derseniz en özet haliyle şöyle açıklayabilirim, her baktığımda içim titriyor. Böcek mi böcek bir şey işte…
Devamı gelecek…
uraz'la biz kategorisinde yayınlandı | 6 Yorum »
Evet, tatilimizin 4. günü, uyutmayan çok sıcak bir sabah… Balkonda plaj havlularımız ve mayolarımız asılı, tam tatil modundayız. Sabah geç kahvaltılar, giyinip denize gitmeler, üstümüzdeki deniz kokusuyla yenen akşam yemekleri vb…Sözün özü, günlerimiz oldukça keyifli geçmekte. Hatta ben ekstra keyifliyim, çünkü dinlendiğim için el ve ayaklarımdaki şişlikler azaldı, tabi bunun ne demek olduğunu şimdi siz anlayamayabilirsiniz, normaldir.
Hava o kadar sıcak geliyor ki, sürekli terlediğim için kilo kaybettiğimi rahatlıkla uydurabilirim. Daha sabahın sekizi halbuki, ne yapsam bilemiyorum. Pır pırımızı çalıştırdım, bir nebze rahatlatıyor insanı.
Bu arada Emre uyandı. Yanında beni göremediği zaman biraz panikliyor sanırım. Ayrıca geceleri her uyanışımda da yataktan kalkmadan önce ona rapor veriyorum. Çok eğlenceli :))
Ahhh evet, Uraz da uyandı… bu aralar hareketlerinde ciddi değişimler var. Bazen bir saat kadar hiç durmadan hareket ediyor ama telaşesini görmelisiniz, karnım şekilden şekle giriyor resmen. Bazı günleri ise çok sakin geçirmekte. Her durumda gene kendimce endişelenmekteyim. Eee haliyle göremiyoruz içerde nasıl olduğunu, keyfi yerinde mi acaba? Neden bu kadar tepiniyor, neden tepinmiyor, hepsi merak konusu…
Sanırım o da kendince dış dünyaya hazırlanıyor. Onunda ilk deneyimi, heyacanlı olsa gerek :)
uraz'la biz kategorisinde yayınlandı | 2 Yorum »
Bu pazar, radikal 2′de yayınlanan enfes Yıldırım Türker yazısını kaçıranlar için paylaşmak istedim…
“Yaz, ister sevin ister bunalın, çocukların mevsimi. Açık pencerelerden, hele akşam ince uzun bir gölge gibi usulca inerken, sevinçten çıldırmış çocukların sesi dolduruyor eviçlerini. Çatı altlarından kurtulmanın müjdesini haykırıyorlar. Durduk yerde, nedensiz seviniyorlar. Kahkahalarla yuvarlanıyorlar sabahtan akşama. Bebek oğlum yoncaları yoluyor, ağaçlarla konuşuyor. Bir tespih böceğine sevdalanıyor. Deliliğe benzer bir şey var çocukla hayat arasında. Raoul Vaneigem, yanı başımda bitiyor: “Çocuğun günleri büyüklerin zamanından yakasını sıyırır; çocukların zamanı, düşsellikle, tutkuyla ve gerçeklik tarafından tutsak edilen düşlerle dopdoludur. Dışarıda ise, kolları saatli eğitimciler çocukları izlemekte ve onların gelip saatlerin devrine ayak uyduracakları anı beklemektedir”. Ona sus, diyorum. Bugün çokbilmişlik taslamayacağız. Uçucu, anlaşılması imkânsız, kimileyin usulca kimileyin bir darbede yitiriverdiğimiz bir şeyden bahsedeceğiz. Şeyler dünyasının en uzak akrabasından. Nedensiz sevinçten. İnsanın içinin bir an dar geliverdiği, göğüs çatısının zaptedemediği sevinç taşkınından. Hayatın apansız muhteşem bir hovardalıkla insanı kaptığı gibi kucağına alıp hoplatıvermesinden. Durduk yerde. Apansız topaç gibi fırlayıp bir ağaca tırmanıveren kedi yavrusunu, tam uyumanın eşiğindeyken fırlayıp kahkahalarla zıplamaya başlayan bebeği, anasıyla güreşe tutuşuveren köpeciği, bütün canlıların yavrularını sıkça dürten hayattan söz edebilmek için oturduk masaya. Çoğulmuşuz hissiyle.
………………………………..
Can sevinci, diyebilir miyiz? Bir canlı yavrusunun hayatta olduğu için, sadece yaşıyor olduğu için; ağaçların, hayvanların, rüzgârların, kayaların, tan vaktinin ve daha neler nelerin varlığını hissederek, bu sonsuz kalabalığın içinde olma mutluluğunun altında kalıp sevinçle çırpınarak yaşadığı o ana? O an bana, insan olmanın bütün imkânlarını anlayabilmek için sunulan bir şifre gibi geliyor. O an, ne geçmiş ne gelecek duygusuyla zedelenmiş bir an. O anı tetikleyen, hatırlanan bir mutluluğun çimdiği ya da geleceğe yönelik bir umudun kışkırtması değil. O anı yaşayanla o an arasına giren hiçbir bilgi, hiçbir zaman yok.
Bütün canlıların yavrularını sıkça yoklayan o an, dünyanın henüz kaygılarla açıklanmadığı döneme takılı kalıyor. Dünyanın iktidar takvimiyle lehimlenmiş zamanına teslim olduğunuzda; size artık yetişkin dendiğinde, kolay halledebileceğiniz sevinçler, tevazuyla katlanacağınız mutlulukların ötesini hayal bile etmeyin. Vakit var daha. Emekli olmaya. Size dayatılan üretim çemberinden çıkmaya. Gelecek, bir gün gelecek, diyordu bir reklam. Gelecek yalanına yazılıp hayatı bekleyin. İfrattan da tefritten de kaçının. Ayakta kalabilmeniz için gereken hazlar paketi evinizin bacasından içeri atılacaktır. Paketi yırtmadan açın. Sevinmiş, sevinmiş, sevinmiş gibi yapın.
………………………………………….
İnsanlık, binlerce yıllık kurban kültürü üstünde oturuyor. Geçmişle kelepçelenmiş, gelecekle zehirlenmiş bir kültün çocuklarıyız işte. Herkesin kendini bir başkasına, bir inanca kurban ederek var edebileceğine inandığı bir hayatın imlâsından kurtulmak çok güç. Kurbanlıkla saf sevinç asla kucaklaşmıyor. Hayatı usul ve meşakkatli bir inşaat olarak tarif eden, görüntüler dünyasının mimarı iktidar erbabı, uygarlık adında bir gelecekle şimdimizi askıya alıyor. Hiçbir şeyin tam olarak içinde olmadan, seyrederek, sessizce selamlayıp munisçe vedalaşarak yaşadığımız anlar, ölüme tapan bir kültün damgaları açıkça. Ardımızda nasıl olursa olsun geçmişin leşini sürüyerek gelecek adındaki hayalete koşarken, hayat saçımızı okşamayacak. Şimdi istemek, şimdiyi istemek, kendimizi eylediğimize bütünüyle teslim edebildiğimiz parçalanmaz, koskoca bir ana çalışmak, bir ışımayla totaliter dilin boyunduruğundan kurtulmakla başlayacak hayat. Bir yalancı yarına takılı, kendini kurban edecek sunaklar arayarak geçen ömürlere hayat denmeyecek. Hayat, şimdi’nin adı olacak. O zaman, bir yaz gecesi yıldızların altında apansız bir deli çığlığıyla patlayıverecek o saf sevinç. Can sevinci. Emanet edilmemiş bir hayatın nefesiyle şişirdiği yelkenli yepyeni ufuklara yol alacak.
Vanegeim, hâlâ yanımdaymış. Omzuma dokunuyor: “Istırap, zorunlulukların yarattığı hastalıktır. Ne kadar küçük olursa olsun, saf sevincin tek bir atomu bile onu uzak tutacaktır. Büyük bir neşeyle özgün bir şenlik için çalışmak, genel bir isyana hazırlanmaktan çok farklı değildir.”
hisli böcek kategorisinde yayınlandı | » yorum bırak;
herkes çalışıyor, bende etrafıma bakınıyorum garip garip. bir tek ben sivil gelmişim, bugün okulun son günü değil miydi?
yarından itibaren 6 ay sürecek doğum iznim başlıyor ve his dunyam biraz karışık. izine çıkmak harika bir duygu, bebeklemekte ama tam olarak neler olacağını bilemediğin bir dünyaya adım atacak olma kısmı biraz karmaşıklaştırıyor işi.
üstelik eşyalarımı hazırlamaktada geçiktim, hastaneye bile karar vermedik ve en iyi ihtimalle 21 günümüz kaldı. bebeklerin %5′inin 40. haftada doğduklarını, diğerlerinin kafalarına göre takıldıklarını düşünürseniz, paniğimi biraz anlayabilirsiniz.
neyse, önümüzdeki haftalarda çok işimiz var, tatil yapmaya çalışmakta dahil.
şimdi ofis arkadaşlarıma bebekleme üzerine bir mail yazmalıyım.
genel kategorisinde yayınlandı | » yorum bırak;